Arşimet'in hikayesini bilirsiniz. Hamamda suya girdiğinde suyu taşırıp "Buldum!" diye bağırarak çıplak bir şekilde şehirde koşturmasını… Veya Newton'un bahçede bir ağacın altında otururken kafasına düşen elmayla birlikte yerçekimini keşfetmesini duymuşsunuzdur.
Bu hikayelerle büyüdüyseniz, gelin size duymamış olabileceğiniz bir hikaye anlatayım:
1752 yılının karanlık ve fırtınalı bir haziran gecesiydi. Philadelphia semaları adeta kıyameti yaşıyordu. Gökyüzü simsiyah bulutlarla kaplanmış, şimşekler şehri dövüyor, gök gürültüsü kulakları sağır ediyordu. Herkes korkuyla evine sığınmış ve pencerelerini sıkı sıkı kapatmıştı.
Ancak tek bir adam, fırtınanın tam ortasında, çılgınca bir cesaretle sokaktaydı: Benjamin Franklin!
Rüzgar pelerinini savururken Franklin, elindeki devasa ipek uçurtmayı gökyüzüne fırlattı. Amacı akılalmazdı: Tanrıların gazabı olarak bilinen o korkunç yıldırımı evcilleştirmek ve göklerden çalmak! Uçurtma çılgın rüzgarlarla boğuşarak bulutların derinliklerine, şimşeklerin tam kalbine doğru yükseldi. Uçurtmanın ipinin ucunda, parıltısıyla fırtınayı yansıtan kocaman, demir bir "Sihirli Anahtar" sallanıyordu. Franklin yağmur altında sırılsıklam olmuş bir halde ipi sıkıca tutuyor, gözlerini gökyüzünden ayırmıyordu. Tam o anda, bulutların arasından devasa, göz alıcı ve mavi bir yıldırım kütlesi fırladı!
BUM!
Yıldırım, doğrudan Franklin'in uçurtmasının tepesindeki metal tele isabet etti! Gökyüzü bir anlığına tamamen beyaza büründü. Milyonlarca voltluk devasa elektrik enerjisi, ıslak ip boyunca tıpkı kızgın bir lav gibi aşağıya doğru akmaya başladı. Elektrik akımı ipin ucundaki demir anahtara ulaştığında, anahtar bir anda akkor haline geldi. Havada mavi elektrik arkları uçuşuyor, anahtardan çevreye çıtırtılarla devasa kıvılcımlar saçılıyordu.
Franklin, korkusuzca elini uzattı ve parmağını o parıldayan anahtara yaklaştırdı. Parmağı ile metal arasında mavi bir şimşek köprüsü kuruldu. Vücudundan geçen elektriğin gücüyle saçları dik dik oldu, gözleri parladı ama o hiç acı hissetmedi. Doğanın en vahşi gücünü dizginlemiş olmanın verdiği gururla fırtınaya karşı haykırdı:
"İşte bu elektrik! Gökyüzünü fethettim!"
Ne güzel bir hikaye değil mi? Okurken bundan ne güzel bir Marvel filmi olur diye düşünmeden edemedim.
Tahmin edebileceğiniz üzere, yukarıda bahsettiğim hiçbir hikaye gerçek değil. Hatta Benjamin Franklin hikayesinin bir bölümünü ben uydurdum. Fakat bu hikayelerle alakalı benim en çok ilgimi çeken şey, bütün bu keşif hikayelerinin, gerçek olsun ya da olmasın, konuyla alakasız şeyler yaparken ortaya çıktığının tasvir edilmesi.
Bu hikayelerin böyle anlatılmasının altında bazı anlamlar yattığını düşünüyorum. Birincisi, olayı dramatize etmek olduğundan daha büyük görünmesini sağlıyor ve daha eğlenceli hale getiriyor. Yani, insanların çoğu Benjamin Franklin'in son araştırma raporunu okurkenki varsayımlarını veya o son deney tüpündeki sıvıyı karışıma eklemesini ilgi çekici bulmazken kahraman Benjamin'in bir uçurtmayla dünyaya hükmetmesini çok daha enteresan buluyor.
İkincisi, bu hikayelerin özellikle küçük yaşlarda bize özgüven vermeleri. Yani sonuçta bir elma ağacının altında otururken hepimizin kafasına elma düşebilir veya hepimiz küveti olması gerektiğinden daha fazla doldurabiliriz veya Einstein da geri zekalı olduğu için okuldan atıldı, ben de atılabilirim.
Bahsettiğim iki anlam her ne kadar eğlenceli olsa da ben bu yazıda üçüncü bir anlama odaklanmak istiyorum. Söylediğim gibi boş bir anda keşfedilen şeyler ve bunların bu şekilde birer efsaneye dönüşmeleri… Düşününce, "Buldum!" diye bağırarak sokakta çıplak bir şekilde koşmaktansa bir üniversitenin bölüm başkanı olarak laboratuvarda keşif yapmak kişiyi daha büyük gösteren bir şey. Yani, bir hikayede normal görünümlü ve potansiyel olarak havalı bir bilim insanısınız; diğerindeyse çıplak ve çılgın bir bilim insanısınız.
Küçükken bu hikayeyi ilk duyduğum zamanlarda çıplak ve çılgın Arşimeti düşündüğümde, aklımda kıllı ve göbekli bir adam canlandığını hatırlıyorum. Fakat hikaye öbür türlü anlatılsaydı muhtemelen kılsız ve göbeksiz bir adam hayal ederdim. Neyse, herkesin kendi tercihi diyelim.
Konuya dönecek olursak, bu hikayeler abartılmış ve olabildiğince dramatize edilmiş. Yani Newton veba döneminde o ağacın altında otururken gerçekten ağaçtan bir elma yere düştü ve ona bir şeyler hayal ettirdi veya arşimet için hamam gerçekten bir farkındalık anı olmuştu fakat ikisi de formülize ettikleri prensipleri o an keşfetmediler. Günlük hayatlarında üzerine çok da bir anlam yüklemeden ve efor harcamadan yaptıkları şeyler kendi yolculuklarında onlara fayda sağladı.
Burada bir diğer yanlış anlaşılabilecek şey de bunların bir ilham anı olduğunu düşünmek ya da bunları bir objeyle bütünleştirmek. O elma düşmeseydi, Newton evrensel kütleçekim kanununu formülize etmeyecek miydi? Eğer öyleyse, o zaman bütün övgüyü yere düşen elmanın alması gerekiyor ya da elmayı onun kafasına düşürenin spiritüel bir güç olduğunu varsaymalıyız.
Bu yüzden asıl önemli olan şey Newton'un o ağacın altına oturması ve hayal etmesi, çünkü yaratıcı bir işle uğraşırken en temel prensiplerden biri hayal etmektir ve hayal etmek "Ben bugün beş buçukta hayal edeceğim." diye bir plan yapmakla pek olmuyor. Plan yapmak çok güzel bir şey. Ben de planlı yaşamayı severim lakin plan yaparken her şeyi planlayamayacağımızı kabul ederek plan yapmak daha güzel, çünkü hayal etmek ve üretmek istediğiniz şeyle ilgili kendi fikirlerinizle baş başa kalmak bulunmaz bir nimet. Bazen başka fikirlere çok ihtiyacımız olduğunu düşünsek de, aslında temel ihtiyaç, yorumlardan bağımsız, tamamen kendimize ait düşüncelerle baş başa kalmaktır. Çünkü kimse bizi bizim kadar iyi tanımıyor.
Bu kendi düşüncelerimizle vakit geçirme durumu da günümüz dünyasında bir plana tabi. Çoğu zaman en verimli planın en dolu plan olduğu düşünülse de en verimli plan aslında en dengeli plan. Yani, ne yapacağımıza dair hiçbir fikrimizin olmadığı bir boş zamanın olması en güzel fikir. En gerçekçi düşünceler en berrak anlarda zihinde dönüyorlar. Gece 1'de 2 saat reels kaydırdıktan sonra zihnimizdeki düşünceler pek gerçekçi olmuyor. Şöyle hayal edelim:
Günlük hayatınızda saçma yerlerde aklınıza gelen fikirleri düşünün. Duş alırken, tuvaletteyken, perde asarken, perdeleri çıkarırken, perdeleri yıkarken… Birçok alakasız yerde, eminim, sizin aklınıza da fikirler geliyordur. Mesela bir gün makam odanızda oturup "Uzak Şehir" izlerken aklınıza yeni bir açılım süreci başlatma fikri gelebilir ama harekete geçmeden üzerine biraz düşünmek gerekir. Bütün bu anların ortak noktası, o anki uğraşınızın yoğun bir zihinsel efor talep etmemesidir. En fazla yıkayamadığınız sırt bölgenizi, ovalayıp ovalayıp çıkaramadığınız reçel lekesini veya Oslo görüşmelerini düşünürsünüz.
Mesela bu yazının fikri benim aklıma dört sene önce bahçemde çimlerde otururken geldi. Üst komuşumun ben düşüncelerimde kaybolmuşken çaydanlığını bahçeme düşürmesiyle bir anda irkildim, fakat bir ilham gelmedi. Oysa burada size çaydanlık düştüğünde bütün İstanbul'u inleten o metal sesinin metalurji mühendisliği kariyerimin kırılma noktası olduğunu veya bacağıma uçan kaynar çay damlalarını gördüğümde yay burcu özelliklerimi kullanarak onları uzayın derinliklerine nasıl fırlattığımı anlatabilirdim.
Günümüz dünyası
Günümüzde de yukarıda bahsettiğim kendine alan açma ve zaman yaratma konuları fazlasıyla düşünülen ve popüler şeyler. Çoğu insan yoğun bir şehir yaşamının ve iş hayatının içerisinde boğuşuyor. Her iş ve her şehir de birbiriyle aynı değil. Ne yazık ki Türkiye'deki birçok mahalle o kadar kötü planlanmış ki ya gidip oturacak bir parkınız yok ya da varsa bile o mahalenin yüzde 3'ü o gün parka gitmeye karar verirse her çocuk kaydıraktan dörtlü kaymak zorunda kalıyor veya tahteravalli de bir kütleçekim deneyine şahit oluyorsunuz.
Mesela benim de evime yakın bir park var. Parka yürüyerek gitmek 1 saat sürüyor, böylece parka yürüyüp geri dönerek günlük on bin adım fetişimi tamamlamış oluyorum.
Aslında düşünmeye zaman ayırmak için pek fazla bir şeye ihtiyacımız yok. Elbette ki parkta ağaçların altında düşünmek E-5'in kenarındaki fantastik botanik dizaynların yanında egzoz dumanını içimize çekerek düşünmekten daha keyifli. Fakat evde günlük aktivitelerimizi yaparken sadece yaptığımız şeyle meşgul olarak da düşünebiliriz. Biraz önce de söylediğim gibi perde çıkarırken, asarken, yıkarken vs.
Yani, Newton gibi bahçeniz ve bir elma ağacınız yoksa kendinize sembolik bir elma ağacı belleyebilirsiniz. Bu bellemeyi kendi başınıza veya bir tarikatla yapabilirsiniz. Bahsettiğim tarikatlar genellikle kadın ağırlıklı oluyor ve erkeklerin katılımı toplum tarafından yadırganıyor. Siz de belirli şartları sağlayarak bu tarz tarikatlara üye olabilirsiniz. Öncelikle resmi üniformaya sahip olmalısınız. Sporcu sütyeni ve taytı. Sonrasında 1,5 metrelik yeryüzüne değmenizi önleyecek katlanabilir bir plastik ve saatlik 3000 tl. Evet, ne yazık ki zihninizi boşaltmak veya düşüncelerinizle baş başa kalmak biraz pahalı.
Merak etmeyin, yoga veya meditasyonla bir derdim yok, hatta konsept olarak hoşuma giden şeyler fakat bazen bu konularda o kadar ileriye gidiliyor ki şaşırmadan edemiyorum. Sanki zihnimizle baş başa kalmak için Nike'tan 10.000 tl'lik bir hediye çekine ihtiyacımız var gibi geliyor ki bu mantıkla sanki zihnimize hükmetmemizi sağlayan şey o spor mağazasında çalışan ve size o harika taytı önermiş olan kişi oluyor. Tıpkı Newton'ın hikayesindeki sihirli elma gibi.
Nitekim, zihninizi boşaltmak için ayırdığınız zamanın veya günlük işler esnasında kafanızda dolaşan düşüncelerin kaynağı genellikle o koca yürekli satış temsilcisi olmuyor. Asıl mesele sizin ne yaptığınız. Burada yanlış anlaşılmaması gereken bir durum daha var. Bahsettiğim şey, boş boş oturursam aklıma bir fikir gelir değil. Mesele bir konu üzerine uğraş verdikten sonra zihninizdeki düşüncelerle baş başa kalmak. Yani aslında başka hiçbir baskı altında kalmadan bu konularla alakalı düşünmek. Bunu bir tür "yaratıcı kuluçka" olarak düşünebilirsiniz.
Yaratıcı kuluçka dediğimiz şeyin illaki bir şeye çalıştıktan sonra bir hafta inzivaya çekilmek veya saatlerce boş boş oturup düşünmek anlamına gelmesine gerek yok. Yoğun bir uğraş vermeden ve baskı altında olmadan geçirdiğiniz her dakika bunun içerisine girebilir.
Newton'ın elması veya Arşimet'in hamamı, ikisinin de çıkış noktası neredeyse aynı. Bir konu üzerine kafa yoran iki insanın kafalarında çözdükleri puzzleları görüyoruz. Bir şeylerin üzerine çalışırken ve öğrenirken puzzle parçalarını topluyor gibi oluyoruz fakat yeni parçalar eklerken bir yandan daha önce bulduğumuz parçaları birleştirmek çok kolay olmuyor. Hatta bunu yapmaya çalıştığımızda çoğu zaman saçmalıyoruz. Puzzledan ziyade bir resim olarak da hayal edebilirsiniz. Düşünce boşluğuna sahip olduğunuzda, o resmi güzelleştirebilecek farklı detaylar aklınıza gelebiliyor.
Bilimsel buluşlar yapmak çoğumuzun hayatının parçası değil, ama içinde yaratıcılık barındıran tek şey de bilimsel buluşlar değil. Üzerinde çalıştığınız bir proje, yazdığınız bir yazı, kaydetmeyi düşündüğünüz bir video… Veya planladığınız bir hafta sonu, haftaya kuzeninizin düğününde giyeceğiniz kıyafet… Her şey içinde bir yaratıcılık barındırıyor ve inanın bana, bahçeye düşen bir çaydanlığa ya da pelerinli bir Benjamin Franklin'e ihtiyacınız yok.
Oturup düşünebileceğiniz bir koltuk, dışarı bakabileceğiniz bir cam veya, eğer çok istiyorsanız, 10.000 tl'lik Nike hediye çeki yeterli. Ne çevrenizde akıl danıştığınız kişiler ne de aylık 1200 tl ödediğimiz ChatGPT birçok şeyi sizden daha iyi bilmiyor. Eğer bir şey üzerine gerçekten düşünüyorsanız, kişiye özel bir baharata sahipsiniz demektir. Bu baharat sadece size ait ve başkasının bu baharata sahip olması imkansız. Bu yüzden bu baharatı hangi yemeğe eklerseniz ekleyin, tadı diğer yemeklerden farklı olacaktır. Sadece yemeği yaparken bazen altını biraz kısıp dinlenmesini bekleyip arada sırada tadına bakmak gerekiyor.
Baharatınız yaşamınızdaki her şeyi barındırıyor ve hiç kimse tam olarak sizinle aynı şeyi yaşamıyor, aynı kişilerle tanışmıyor, aynı şeyleri okumuyor, aynı ebeveynlere veya kardeşe sahip değil. İnsanın doğasında bir özgünlük var ve bu özgünlük bazen toplumsal baskılarla eğilip bükülse de her zaman olduğu yerde duruyor. Yapmamız gereken şey, bu baharatı kullanacak cesareti ve yemeğe tat vermesini bekleyecek sabrı göstermek.
Gelin size yaratıcılıkla alakalı bir şeyi fark etmemi sağlayan ve aslında benimle alakalı olmayan o saçma hikayeyi anlatayım:
2020 senesinde pandemiden hemen önce döndüğüm bir seyahatten sonra jetlag yüzünden uyuyamadığım 10 Şubat gecesinde kaçak yollarla ulaştığım 92. Oscar ödül törenini seyrediyordum. Sıra en iyi yönetmen kategorisine geldi ve kazanan "Parazit" filminin yönetmeni Bong Joon-ho'ydu. Kendisi sahneye çıktı. Ödül için teşekkür ettikten sonra şu sözleri söyledi:
"Gençken ve sinema eğitimi alırken kalbimin derinliklerine kazıdığım bir söz vardı: "En kişisel olan, en yaratıcı olandır." Bu söz büyük Martin Scorsese'ye aitti."
Sabahın ilk ışıklarının verdiği anksiyeteyle birlikte, o an bu söze çok büyük bir anlam yüklememiştim fakat zaman geçtikçe bu sözün anlamını daha iyi anlıyorum.
Mesela sizin için anlamlı olan şarkıları düşünün, o şarkıların büyük bir çoğunluğu tamamen kişisel noktalardan çıkıyor. Kişinin dert ettiği bir konu, kendisini yetersiz gördüğü bir alan veya sadece kendisinde olduğunu düşündüğü bir sorun… Bunlar herhangi bir formda ifade edildiğinde, aynı sorunu yaşayan ve daha önemlisi aynı sorun üzerine benzer şekilde düşünen birçok insan olduğu ortaya çıkıyor. Yaratıcı olansa kişinin bu olaya yaptığı yorum. Belirleyici olan yaşadığımız şeylerden ziyade, yaşadığımız şeylere nasıl baktığımız. Hayatımızın baharatı da tam olarak bu. Bir kişiyle başımıza gelen olaylar tamamen aynı olsa bile, asla aynı hayatı yaşamayacağız ve olayları asla aynı şekilde anlatmayacağız.
Bahsettiğim bu "kişisellik" zihnimize ve düşüncelerimize güvenmeyi gerektiriyor. Ağaçtan elmanın düşmesine gerek yok, ağacın altına oturmak yeterli.